SABAH NAMAZINA NASIL KALKILIR?

 

Cemil Tokpınar

 

1962 yılında Afyon’un Bolvadin ilçesinde dünyaya geldi. Burada imam hatip

lisesini bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine girdi ve

1985’de mezun oldu.

 

Aynı yıl Yeni Asya gazetesinde çalışmaya başlayan Tokpınar, 15 yıl boyunca

muhabirlik, köşe yazarlığı ve idarecilik yaptı.

 

Cevşen, Tesbihat ve Büyük Cevşen tercümeleri bulunan yazarın Işıktan Çiçekler, Gençlerle Biz Bize ve Peygamberimizin Diliyle Gençlik isimli kitapları

1996 yılında yayınlandı.

 

2000 yılında yayınlanan Ömür Boyu Aşk isimli eseri büyük bir yankı yaptı.

Aile içi iletişim ve sorun çözme yöntemleri üzerine çalışan yazarın Gençlik ve

Aşk isimli kitabı da büyük ilgi gördü. Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri isimli kitabı ise, bu alanda yapılan ilk çalışma özelliğini taşıyor.

 

www.omurboyuask.com isimli bir web sitesi bulunan yazar, Cumartesi günleri

saat 17’de Moral FM’de “Ömür Boyu Aşk” isimli programı hazırlayıp sunuyor.

  

Kadriye Hanım’la evli olan Cemil Tokpınar’ın, Kezban Nur ve Hasan Hüseyin

isminde iki çocuğu bulunuyor.

 

cemil@omurboyuask.com

 

Cemil Tokpınar’ın Eserleri

 

· Ömür Boyu Aşk-1

· Ömür Boyu Aşk-2

· Gençlik ve Aşk

· Peygamberimizin Diliyle Gençlik

· Işıktan Çiçekler

· Gençlerle Biz Bize

· Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri

· Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?

· İnanç ve Aksiyon


 

 

İÇİNDEKİLER

 

Önsöz 11

Namaz İçin Ağlanır mı? 13

 

1. BÖLÜM

EN BÜYÜK İBADET NAMAZ

 

1. Namaz En Vazgeçilmez İbadet 19

 

2. Güçlü İman Nedir? 22

 

3. Güçlü İman Nasıl Kazanılır? 25

 

2. BÖLÜM

NAMAZIN ÖNEMİ

 

1. Namaz, Kur’an’da En Çok Emredilen İbadettir 28

 

2. Namaz, Mü’minin Miracıdır 29

 

3. Namaz, En Büyük Şükürdür 30

 

4. Namaz En Cami İbadettir 34

 

5. Namaz, Dinin Direğidir 36

 

6. Basit Sebepler Namazın Mazereti Olamaz 37

 

7. Namaz Ahirete İmanla Gitmeye Vesiledir 37

 

8. Namaz, Mü’minin İlk Hesaba Çekileceği Amelidir 40

 

9. Namazı Terk Etmenin Azabı Çok Şiddetlidir 41

 

10. Namaz Kötülüklerden Alıkoyar 42

 

11. Namaz Kılanın Bütün Yaptıklarıİbadettir 43

 

12. Namazsızlık, Şirk Ve Küfre Götürebilir 44

 

13. Namaz En Büyük Koruyucudur 45

 

14. Namaz, Müslümanın Alâmetidir 46

 

15. Namaz İnsanı Mutlu Eder, Korkuları Yok Olur 47

 

16. Namaz Kâinatın Meyvesi, İnsanın Aslî Görevidir 48

 

3. BÖLÜM

SABAH NAMAZININ ÖNEMİ

 

1. Sabah Namazını Kılan, Allah’ın Garantisindedir 50

 

2. Sabah Namazının Sünneti Bile Dünyadan Hayırlı 51

 

3. Hz. Ömer Yaralıyken Bile Sabah Namazını Kıldı 51

 

4. Sabah Namazının Vakti Güneş Doğunca Çıkar 53

 

4. BÖLÜM

NAMAZI TERK ETMENİN BAHANELERİ

 

1. Önemini Bilmemek 55

 

2. “Allah Gafûr Ve Rahîmdir, Affeder” Düşüncesi 56

 

3. Daha Gençsin, Yaşlanınca Kılarsın 58

 

4. “Zamanım Yok” İddiası 59

 

5. “Çalışmak Da İbadettir” Gerçeğini Yanlış Anlamak 60

 

6. Hiç Bitmiyor, Usanıyoruz 61

 

7. Sihirli Formül Arayışı 62

 

8. Kılacağım Ama Duaları Bilmiyorum 63

 

9. Çok Yoğun İşlerim Var 64

 

10. Hastayım, Nasıl Kılayım? 66

 

11. Elimde Yara Var, Abdestim Olmaz 67
 

 

12. Üzerim Temiz Değil 68

 

13. İş Yerinde İzin Vermiyorlar 69

 

14. Askerde Nasıl Kılayım? 71

 

15. Yolculukta Nasıl Kılayım? 75

 

a. Vasıta Ve Zaman Seçimi 75

 

b. Mecbursanız Araçta Kılabilirsiniz 76

 

c. Cem’i Takdim Veya Cem’-i Te’hir Yapabilirsiniz 79

 

16. Kılacaktım Ama Unuttum 74

 

17. O Kadar Çok Engelim Var Ki 83

 

18. Yer Temiz Mi, Ortam Uygun Mu, Kıble Nasıl Bulunur? 86

 

19. Camiye Ve Abdest Yerine Uzağız Veya Bilmiyoruz 87

 

20. Benim Kalbim Temiz, Niye Namaz Kılayım? 88

 

5. BÖLÜM

SABAH NAMAZININ BAHANELERİ

 

1. Çok Yorgunum, Uykum Var 90

 

2. Çocuk Uykusuz Bırakıyor, Sonra Da Uyuyup Kalıyorum 91

 

3. İhtilâm Oldum, Gusül Yapmam Gerekir 92

 

a. Gusül İçin Mutlaka Sıcak Suyla Yıkanmanız Gerekmez 93  

 

b. Gusül Zamanı, Köklü Bir Temizliğin Yapılmasını Gerektirmez 94

 

c. Gusül İçin Her Şeyin En Güzel Ve En Mükemmel Olmasını Beklemeyin 94

  

d. Bazen Kalabalık Bir Yerde Kalıyor Olabilirsiniz 95

 

e. Guslettikten Sonra Bazı Kimseler Havluyla Kurulanmaya Ve Giyinmeye

Uzun Zaman Harcarlar96

 

f. Gusülden Sonra Vakit Çok Darsa, Namaz Kılmaya Hemen Farzdan Başlayabilirsiniz 96

 

4. Güneş Doğmak Üzereydi 98

 

5. Yatağın İçi Sıcacık, Dışarısı Soğuk, Üşeniyorum 99

 

6. Misafirlikte İken Nasıl Davranılacak? 100

 

7. Saati Kurmayı Unuttum 101

 

8. Yatsı Ve Teheccüd, Sabah Namazına Engel Mi? 102

 

6. BÖLÜM

SABAH NAMAZINA KALKMA FORMÜLLERİ

 

1. Zamanında Uyuyun 105

 

2. İçten Dua Edin 107

 

3. Uyarıcı Araçlardan Yararlanın 108

a-Çalar Saat Kurmak 108

b-Telefonu Kullanmak 110

c-Uyandırmasıİçin Birisine Söylemek 111

d-Nöbetleşe Beklemek 113

 

4. Sabah Namazına Nasıl Kaldırılır? 114

 

 

7. BÖLÜM

SABAH NAMAZI NASIL KILINIR?  

 

1. Sabah Namazına Coşkuyla Kalkın 117 

 

2. Hızlı Kılmayın 118  

 

3. Namazı Resmî Ve Üstünkörü Kılmayın 121  

 

4. Huşû Ve Tâdil-İ Erkân İle Kılın 123  

 

5. Cemaatle Kılın 127  

 

6. Büyük Camilerde Sabah Namazı Kılın 132  

 

7. Tesbihat Ve Duayı Hiç İhmal Etmeyin 133
 

 

8. BÖLÜM

NAMAZI BİR DAVA VE DERT EDİNİN

 

1. Namazla İlgili Kitap Okuyun 135

 

2. Namazla İlgili Yaşadığınız, Duyduğunuz İlginç Olayları, Sorunları, Soruları

Bizimle Paylaşır Mısınız? 137

 

3. Namaz Vakfı Veya Derneği Kurulmalı 137


 

 

ÖNSÖZ

 

“Kâinatta imandan sonra en büyük hakîkat olan namaz,” maalesef hak ettiği

kıymet ve ehemmiyeti görmüyor. Yaşadığımız asırda iman zayıflığıyla birlikte

ibadete de gereken hassasiyet gösterilmiyor.

 

Miraç’ta namaz emrini alan ve nasıl kılınacağını bize gösteren Peygamber

Efendimiz (a.s.m.) ve sahabeleri, savaşta bile cemaatle namaz kılmaktan geri

durmuyorlardı. Günümüzde ise, hiçbir ciddi mazereti olmayan nice Müslüman,

basit bir tembellik yüzünden namazı ihmal edebiliyor.

 

Namaza karşı gösterilen bu duyarsızlık, bu ilgisizlik ve bu kıymet bilmezlik,

mutlaka iman zayıflığından, namazın paha biçilmez değerini bilmemekten kaynaklanıyor.

 

 

Bu probleme karşı, namazın Allah katında nasıl en vazgeçilmez bir ibadet olduğunu anlatmak, Peygamberimizin (a.s.m.) ne derece önemsediğini göstermek gerekiyor.

 

İşte Cemil Tokpınar’ın hazırladığı, “Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?” isimli

bu kitap, hem namazın, hem de sabah namazının ehemmiyet ve kıymetini dinî

kaynakların ışığı altında açıklıyor.

 

Sabah namazı, birçok bakımdan özel nitelikler taşıdığı için, maalesef en çok

kazaya bırakılan namaz. Uyku, yorgunluk, vaktinin dar oluşu gibi sebepler, sabah namazına özel bir önem verilmesi gerektiğini gösteriyor.

 

Bu açıdan bakıldığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bir kimse sabah namazını kılabiliyorsa, inşaallah bütün vakit namazlarını kılabilir. Çünkü, en zoru başaran, diğerlerini de başarır.

 

Elinizdeki kitap, umumî manada namazı inceleyerek sabah namazının ehemmiyetini, bahanelerini aşma usullerini, her türlü şartta kılabilme formüllerini anlatıyor.

 

Bunları işlerken, bol miktarda yaşanmış örnekler ve pratik formüller sunuyor. 

 

Kitabın, namaza lâyık olduğu kıymetin verilmesine vesile olmasını ve Rabbimizin tesir halk etmesini niyaz ediyoruz.

 

Mehmed Emin Birinci

 

NAMAZ İÇİN AĞLANIR MI?

 

Yaklaşık on beş sene önce, bir arkadaşımızı ziyarete gidiyorduk.

 

Arkadaşlarımızla birlikte otobüsümüzde yol alırken sabah namazının vakti

girmişti. Açıkçası, yolun ne kadar süreceğini, sabah namazına yetişip yetişmeyeceğimizi bilmiyordum. Her yolculukta yaşadığım “namaz sancısı” öylesine kaplamıştı ki her yanımı, uyuyamıyordum.

 

Bu güzergâhta ilk defa seyahat ettiğimden, nerede mola verileceğini ve gideceğimiz yere ne zaman varılacağını bilmiyordum. Tecrübeli arkadaşlarımdan birine yaklaştım:

 

“Namazı ne zaman kılacağız? Ben buraları bilmiyorum, namazı kılacağımız

yere geldiğimizde bana haber ver” dedim.

 

Uykulu gözlerle cevap verdi: “Tamam kılarız, merak etme.” Sonra da gözlerini kapayıp uyumaya devam etti.

 

Hem de namazını kılan, çok dindar bir arkadaşımızdı o. “Merak etme” dedi,

ama merak etmemem mümkün mü?

 

Ne zaman uyanacak, nasıl uyanacak, belli değil. Hani dese ki, “Seni uyku

tutmuyorsa, beni şu saatte uyandır ki hazırlık yapalım.” Tamam. Ama yok.

 

Dakikalar birbirini kovalıyor, sabırsızlık içerisinde sayıyorum saniyeleri. Güneş ışığı doğmak için saniyede 300 bin kilometre hızla koşuyor. Etrafta hiçbir çaba yok.

 

Keşke, güzergâhın nasıl olduğunu bilip abdestli olsaydım, hiç değilse arabada

kılardım. Şimdi bu da mümkün değil.

 

Çaresiz, bir diğer arkadaşımıza yöneldim: “Namaz geçmek üzere. Ben şoföre

namaz için ricada bulunacağım. Durmazsa ineceğim” dedim. Kaşlarını çattı,

alaycı bir ifadeyle: “Ya sen aklını mı kaçırdın?” dedi.

 

Şaşırdım, üzüldüm, kırıldım. Namazlarını kıldığını bildiğim bir kimseydi o.

Gerçekten ben aklımı mı kaçırmıştım? Otobüste mışıl mışıl uyuyup, uslu uslu,

ses çıkarmadan, Rabbimi düşünmeden oturmalı mıydım?

 

Kendimi sorguladım. Sabah namazını bu kadar düşünmekte haksız mıydım?

 

Cevabını, merhum babamdan dinlediğim şu hatırada bulabilirsiniz:

 

Babam, 1950’lerde Emirdağ’da, dayısına misafir oluyor. Onların iş yeri, büyük

İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin kaldığı evin tam karşısında.

 

Geceyi dayısıgilde geçiren babam, sabahleyin bir ağlama sesiyle uyanıyor.

 

Şöyle anlatıyor babam: “Baktım ki, dayımın oğlu hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Kocaman delikanlı, ama çocuk gibi gözyaşı döküyor.”

 

Bu durum karşısında, başına kötü bir olay geldiğini veya acı bir haber aldığını

sanıyor. “Hayrola Ceylan, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soruyor. Aldığı cevap ilginç: “Sabah namazına kalkamadık. Baksana, güneş doğmuş. Onun için ağlıyorum.”

 

İşte ikinci bir örnek:

 

Olay, Mehmed Paksu Hocanın dedesinin başından geçiyor. Dedesi tarlaya

ekin biçmeye gidiyor. Tabiî, uzun yaz günlerinde geç saatlere kadar çalışıyor.

Yorgun ve bitkin bir şekilde uyuyor. Sabah kalktığında bir de ne görsün? Güneş doğmuş ve sabah namazı kaçmış.

 

Namazı kaçırdığına o kadar üzülmüş ki, hıçkırıklara boğulmuş. Beyaz sakalını

kırmızı toprağa sürerek, ağlıyor ve sürekli şöyle diyormuş:

 

“Ben ne yaptım, ben ne yaptım da sabah namazını kaçırdım?”

 

O kadar ağlamış ki, beyaz sakalı, toprağa sürmekten dolayı kırmızılaşmış.

 

Evet, namaz için ağlanır, namaz için akıl kaçırılır, ona can ve canan feda edilir.

 

Ama şimdi bu gerçek tam anlaşılmıyor.

 

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, sabah namazını düşünmek “delilik”, kalkamayınca

ağlamak “gariplik” olabiliyor!

 

Gerçekten sabah namazını kaçırınca üzülmemiz gerekmez mi?

 

“İmandan sonra en büyük ve en mühim mesele olan namaz”ın bir vakti geçirilince hiçbir şey olmamış gibi normal mi karşılamalıyız?

 

Bir vakit namazı kaçırmak sıradan bir hadise mi?

 

Sabaha kadar dünya kupası maçlarını izlemek mantıklı, ama sabah namazını

düşünmek gereksiz mi?

 

Oysa, uykusundan uyanamadığı için üniversite imtihanını kaçıran bir genç,

üzüntüsünden, kahrından, yeri göğü yıkabiliyor.

 

Peki, Peygamberimizin (a.s.m.), iki ayrı hadiste, “Dünya ve içindekilerden

hayırlıdır” dediği sabah namazının sünneti ve farzı, bir maç kadar önemli değil

mi?

 

Dünya ve içindeki tüm hazinelerden daha değerli olan sabah namazı, bir üniversite imtihanı kadar ehemmiyet taşımıyor mu?

 

Namaz için ağlamak, üzülmek gerekmiyor mu?

 

Büyük velîlerden Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri bir gün sabah namazına uyanamaz. Sabah olduğunda o kadar üzülür, o kadar ağlar, nefsini suçlayıp yüreği yanarak öylesine bir istiğfar eder ki, bu yüzden sabah namazının sevabından daha fazla ecir kazanır.

 

Bunu gören şeytan ertesi gün o zatı erkenden sabah namazına uyarır. Çünkü,

mü’minler sevap kazandıklarında şeytan kahrolur. Madem ki, o zatın namaz kılamaması Allah’a daha çok yalvarmasına sebep olmuştur; şeytana düşen onun ikinci kez gözyaşı döküp yalvarmasını engellemektir.

 

Acaba bu zamanda, sabah namazını kaçırdığında ağlayan, pişman olan, tövbe

ve istiğfar eden, nasıl kalkabilirim diye çırpınan ne kadar mü’min var dersiniz?

 

Elimizde çok sağlıklı bir istatistik yok. Ama şu kadarını söyleyebiliriz: Üç

büyük ilimizdeki üniversiteli gençler arasında yapılan bir ankete göre, beş vakit

muntazam namaz kılanların oranı yüzde 10. Bunların da en çok kaçırdıkları namaz, hiç şüphesiz sabah namazı.

 

Beş vakit namaz kılan mü’minler içinde, haftada, ayda veya birkaç ayda bir

sabah namazı kaçıranların sayısı oldukça fazla. İsterseniz, başta kendi nefsinizde, sonra çevrenizde küçük bir araştırma yapın. Bu acı gerçeği bütün çıplaklığıyla göreceksiniz.

 

Oysa sabah namazı ve tüm farz namazlar, başta Peygamberimiz (a.s.m.) ve

onun güzide ashabının üzerinde titrediği muhteşem bir ibâdettir. Bir mü’min sabah namazını kaçırdığında “aklını kaçırmış gibi” deli divane olmalı, tepesi atmalı, dünyası kararmalı, kahvaltı yapacak bir iştah bulamamalı, akşama kadar kendini cezalandırmalıdır.

 

Sabah namazı kaçtığı gün, yer yerinden oynamalı, aklı başından gitmeli, tövbe

ve istiğfar için Allah’a el açmalı, yalvarmalı, af dilemelidir.

 

Ve hepsinden önemlisi, sabah namazını kaçırma işini kesinlikle “sıradan”

görmemeli, “olabilir” kabul etmemeli; nefsine, gafletine, uykusuna isyan etmelidir.

 

Hemen, “Nerede hatâ ettim? Hangi tedbiri almalıyım ki, bir daha bu acıklı

azaba düşmeyeyim?” diyerek çözüm arayışına girmeli, çözümü bulmalı ve derhal uygulamalıdır.

 

Çünkü, söz konusu olan çocuk oyuncağı değil, sıradan bir olay değil, üç günlük

dünya hayatını ilgilendiren bir mesele değil.

 

Sözünü ettiğimiz; bizim, kâinatın ve her şeyin Sahibi, Sultanı, Yaratıcısı olan

Allah’ın huzuruna girme; Onun dergâhında secdeye kapanma; canımız, cananımız, biricik varlığımız, sevenimiz, sevgilimiz olan Zât-ı Zülcelâle ibadet etme meselesidir.

 

Dünyada hiçbir şey bundan daha mühim, daha lüzumlu, daha sevimli, daha

vazgeçilmez olamaz.

 

Eğer burada bir eksiğimiz varsa, hatâ bizdedir.

 

Bir mü’min, haftada bir, ayda bir sabah namazı kaçırmayı normal göremez,

kabullenemez!

 

Namazlarımızı kaçırıyorsak, bu gidişe dur demek, silkinmek, titremek, ihmalimize isyan etmek, “Artık yeter” demek durumundayız.

 

Kulu olmakla iftihar ettiğimiz Rabbimiz bizden böyle bir umursamazlık, böyle

bir vurdumduymazlık istemiyor.

 

Ümmeti olmakla şereflendiğimiz Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), bize ihmalkârlığı ders vermiyor. Onun bütün ömründe kaçırdığı sabah namazı sadece bir tanedir. O da, savaş dönüşü, aşırı yorgun ve uykusuz olduğu bir zamanda, nöbetçinin uyuması yüzünden ve belki de ümmetine böyle durumlarda nasıl davranması gerektiğini ders vermek hikmetiyle olmuştur.

 

Gerçek bu iken sabah namazına duyarsız kalamayız.

 

Sabah namazı için nasıl bir durumda olursak olalım, ister onu haftada bir, ister

yılda bir, hattâ birkaç yılda bir kaçırıyor olalım; yeni bir ubudiyet şuuruyla donanmak, yeni bir cehd ve gayret kılıcını kuşanmak, yeni bir tebliğ ve ikaz harekâtı başlatmak durumundayız.

 

Elinizdeki kitap, “namaz” mücadelesinin acılı-sevinçli, kederli-mutlu bir serüvenidir. “Namaz için ne yapabilirim?” diye çırpınan bir ruhun, zonklayan bir beynin çözüm arayışlarıdır. Allah’a karşı hiçbir hasenesini göremeyen, “günah hamalı” olmaktan başka elinde bir sermayesi bulunmayan, ama Allah’ı sevdiğine inanıp, Ona hakkıyla ibâdet edemediğine yanan bir kardeşinizin çözüm önerileridir.

 

Kitabın, “namaz” dâvâsında hiç değilse zihinleri düşünmeye sevk etmesini ve

çok daha kapsamlı teşebbüslere vesile olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.  

 

Cemil Tokpınar

 

Haziran 2002

 

 

 

EN BÜYÜK İBADET: NAMAZ

 

1. Namaz En Vazgeçilmez İbadet

 

Rabbimizin bize emrettiği en büyük ve en vazgeçilmez “namaz ibâdeti”ni

hakkıyla ve eksiksiz yerine getirebilmemiz için ilk şart, “namazın önemini çok

iyi kavramak”tır.  

Her şey önemi derecesinde vazgeçilmezdir. İslâm büyükleri, ölüm döşeğinde

bile namazlarını kılmaktan vazgeçmemiştir. Ama biz, ahir zaman Müslümanları, hiçbir gerçek mazeretimiz olmadığı halde namazlarımızı terk edebiliyoruz.  

Gereken önemi verseydik böyle durumlara düşer miydik? Yemekten, sudan,

havadan vazgeçtiğiniz oldu mu hiç? Daha fazla imkâna kavuşabilmek için yapılan “açlık grevi” dışında hiçbir insan, yeyip içmeyi terk etmez, unutmaz, vazgeçmez.  

Maddî hayatımızın devamı bu ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlıdır. Onların önemi ve değeri, onları vazgeçilmez kılmıştır.  

Mânevî hayatımızın canlılığının devamı da, başta namaz olmak üzere tüm

ibâdetlerimizi hakkıyla yerine getirmemize bağlı olacaktır.  

Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) ve yüce sahabeleri, Bedir Savaşının en şiddetli

ânında bile namaz kılmayı ihmal etmemişlerdi. Canlarını kurtarmayı değil, so-

nu ölüm de olsa namazı tercih etmişlerdi.  

 

Niçin?

 

Çünkü biliyorlardı ki, canı korumak, canı bağışlayanın elinde. Namaz ise, canı

verenin emri. Canlar cananının emrini hiçe sayan candan hayır gelir mi? Hem

bütün canları elinde tutanın emri hiçe sayılarak o can korunabilir mi?  

 

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî (k.s.) Hazretleri, en şiddetli hastalık ânında

dahi ibâdetlerini ihmal etmemiş, hattâ rahatlaması için ayağının uzatılması üzerine hemen ayağını geri çekmiş, “Rabbime saygısızlık yapamam” demişti.

 

Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri, bir Ramazan ayında, çok şiddetli

bir hastalık döneminde, beş gün boyunca, neredeyse yeyip içmeden yaşamış,

ama namazını ve orucunu asla ihmal etmemişti.

 

Onlar namazı nasıl görüyorlardı ki, onun önünde hiçbir engel tanımadılar?

Günümüz Müslümanının eksiği ne ki, en basit bir engelde namazdan kolayca

vazgeçiyor?

 

İşte burada Rabbimize ve Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) yönelmemiz gerekiyor.

Çünkü, namazı bize emreden, öğreten, anlatan onlardır.

 

Namazı biz icat etmedik. Durup durduk yerde, “Bizi Yaratanı nasıl hoşnut

edebiliriz? Gelin şöyle yatıp kalkalım ve dua edelim” diyerek namazı biz uydurmadık.  

 

Namazı Allah emrettiğine göre, namazın önemi konusunda da Ona başvurmamız gerekiyor. Yoksa, hem “Müslümanım” deyip, hem de namaz konusunda dilimizle veya fiilimizle akıl yürütemeyiz.
 

 

“Müslüman”, Allah’a teslim olan, her meselede Ona başvuran, Onun rızasını

gözeten demek, değil mi?

 

Oysa namaz konusundaki ihmaller, kusurlar, tembellikler ve öne sürülen bahaneler, “Allah’a teslim olunmadığını” gösteriyor. Bu ise, büyük bir çelişkidir, büyük bir hatadır.

 

Bunun için namaz konusunda nefsimizi konuşturmak yerine Allah’ın kitabına,

Onun Yüce Resulüne (a.s.m.) ve bu iki kaynaktan beslenen İslâm âlimlerine yönelmek gerekir.

 

Acaba onlar, namazı nasıl görmüşler, nasıl bir önem ve değer vermişler, nasıl

anlatmışlar, nasıl kılmışlar?

 

Bunları öğrenirsek, namaza verdiğimiz önem artar ve namaz hiçbir zaman

vazgeçemediğimiz bir eylem olur.

 

Namazı, hayatının en vazgeçilmez bir parçası yapmak isteyen Müslümanın ilk

kazanması gereken, “sağlam ve güçlü bir îman”dır.

 

Emirler ve yasaklar; geldikleri makama olan inanç, saygı, güven ve bağlılığın

derecesine göre önem ve değer kazanırlar. Bir çocuk, kardeşinin emrine kulak

asmayabilir. Ama babasına itiraz edemez.

 

Eğer bir kimse, “Müslümanım” dediği halde namazını kılmıyor veya ihmaller

gösteriyorsa ilk problemi bellidir: Allah’a olan inancı sağlam değildir.

 

Çünkü insan bir ağaç veya bina gibidir. Onun kökü ve temeli, îmandır. Dalları

ve duvarları ise, ibâdetlerdir.

 

Kökü hastalanmış bir ağacı dallarını ilâçlayarak kurtaramadığımız gibi, temelleri sarsılmış bir binayı da odalarını boyayarak tâmir edemeyiz.

 

Bu örneklerde olduğu gibi, namazında ihmali olan bir mü’min de önce îmanını

kuvvetlendirmelidir ki, namaza dört elle sarılsın.

 

Her yerde hazır ve nazır olan Allah’ın, her an kendisini görüp gözettiğini çok

iyi bilmelidir ki, hareketlerine çekidüzen versin ve namazını hiç bırakmasın.

 

Hepimiz, “Acaba güçlü ve sarsılmaz bir îmana nasıl sahip olabiliriz? Dünyamızı ve âhiretimizi aydınlatacak bu muhteşem gücü nasıl kazanabiliriz?” diye düşünmeliyiz.

 

Kendimizi, bile bile tehlikeye atamayız. Namazı ihmal etmenin dünyada ve

ahirette bizi uğratacağı acıklı hâli bilmeyerek vurdumduymaz olamayız. Böyle

bir umursamazlık bize yakışmaz. İnsan varlıkların en akıllısı, sonunu en iyi düşüneni ve çıkarını en fazla kollayanı değil mi?

 

Namaz, kılındığında en fazla sevap kazandıran, ihmal edildiğinde ise en büyük

azaba sebep olan bir ibâdet olduğuna göre, her gün namazı düşünmemiz, her

gün bir adım daha ilerlememiz gerekmez mi?  


 

 

2. Güçlü İman Nedir?

 

İman ve ibadetle ilgili birbirine yakın üç kavram vardır.  

Bunlar, “huzur-u daimî”, “hakka’l-yakîn” ve “ihsan”dır.

 

Hakka’l-yakîn, kendisinden önce gelen iman mertebelerinden ilme’l-yakîn ve

ayne’l-yakînin üçüncüsü ve en üstünüdür.

 

İhsan, iman ve İslâm’dan sonra gelir ve ibâdette en kemal mertebedir.

 

Huzur-u daimî ise, her an Allah’ın huzurunda olduğunu hissetme hâlidir ve

mârifetullahta pek mühim ve faziletli bir yeri vardır.

 

Bunların hepsi de, tahkikî imanla ilgilidir. Çok kuvvetli ve sarsılmaz bir imanın ifadesidir.

 

Hakka’l-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır.

Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığı üç yolla bilinir. Birisi onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamaktır ki, buna ilme’l-yakîn denir. Diğeri, gidip gözle

görmektir ki, ayne’l-yakîndir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak

ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakka’lyakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.

 

İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz bir hadislerinde

bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen

Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, “Allah’ın seni gördüğünü bilme şuuru”dur bir bakıma.

 

Bir gün Allah dostlarından birisi, namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var

ne yok her şeyi toplayıp gitmiş. “Nasıl olur, sen evde iken her şeyi alır gider.

Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar.

 

“Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm,

ne duydum” demiş. İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına

batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi. Çünkü o anda

kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi

görüyor. Dış âlemden kopup, ulvî âlemlere dalıyor.

 

Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar

olmaktır. Yani “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.” (Hadîd: 4)

 

Günün 24 saatinde, ne kadar mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.

 

İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu

bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.
 

 

Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir

ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir. Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi manalar, inandığımız, kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, “her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamak”tır.

 

Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli

ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden

bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp, yalan söyleyebilir mi? Huzur-

u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken

namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini

ihmal edebilir mi? Sabah namazı vakti geldiğinde uyumaya devam eder mi?

 

Mümkün değil.

 

Onun varlığına yürekten inanan, her yerde hazır ve nazır olduğunu bilen, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü’min, Allah’ın emir ve yasakları dışına çıkamaz.

 

İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed

Ziyaeddin Efendi (k.s.), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar, hemen geri çeker. “Beni günaha sokmayın” der.

 

Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile

boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla

Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz:

 

“Biz de Allah’tan korkuyoruz ama, senin ödün patlıyor.”

 

Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken sık sık, bir Arap şairine

ait olan şu ifadeyi zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet

vardır.

 

Evet, huzur-u daimî aynı zamanda her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir. Hava,

su, dağ, taş, orman, deniz, nehir hep Allah’ı anlatır. Atom, hücre, çekirdek,

arı, yumurta, çiçek, balık, meyve, ağaç Onun isim ve sıfatlarına ayna olur.

 

İşte huzur-u daimî, bütün varlıklara bakıp Allah’ı hatırlamak, Onun isim ve

sıfatlarını kavramaktır.

 

3. Güçlü İman Nasıl Kazanılır?


 

 

Daha önce de kısaca belirttiğimiz gibi, iman, bir binanın temeli veya bir ağacın

kökü gibidir. Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim dallarında ve

meyvelerinde etkisini gösterir; imandaki terakkî de insanın ibadetlerinde duyarlılığa, devama ve gelişime sebep olur.

 

Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket veren elektrik veya bedene

canlılık kazandıran ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.

 

Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp, üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz,

kuru bir iman değildir.

 

Kast ettiğimiz, Kur’an’da ve hadislerde anlatılan, başta Resulüllahın (a.s.m.),

ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı coşkun, hareketli, muhteşem

imandır.

 

İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle anlatıyor. Belki diyebiliriz ki,

Kur’an’ın yarısı bu imanı anlatan ibret dolu âyetlerle doludur.

 

Yoğun bir biçimde Kur’an’ın imanî ayetlerini açıklayan Risale-i Nur’da anlatılan iman ise, Kur’an’ın istediği o coşkun ve fonksiyonel imandır.

 

Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı zamanda isim ve sıfatlarını,

hatta şuunatını ve tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî’nin dediği gibi, “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.

 

Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah, Onun sadece varlığına inanmakla

meydana gelmez. Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her varlıkta tecellilerini anbean, günbegün görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir.

 

İnsan kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine olan bağlılığını her an tazelemelidir.

 

Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde, “Bir saat tefekkür, bir sene

nafile ibâdetten hayırlıdır” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, 1:310) demesi, bu sırra işarettir.  

 

Ancak “tefekkür”, uçsuz bucaksız, sınırsız, kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir kurallar silsilesi, bir program, bir rehber lâzımdır.

 

İşte Risale-i Nur, Kur’an’ın imanî âyetlerini anlatan muazzam bir programdır.

Yoksa plânsız, programsız, kuralsız; hangi varlığın, hangi cihetle Rabbimizin

hangi isim ve sıfatına delâlet ettiğini bilemeyiz. Onu ne kadar çok okuyup anlarsak, o derece imanımız ziyadeleşir.

 

Bu eseri şuurlu, plânlı, dikkatli okumanın ve ondan hakkıyla istifade edebilmenin bir dizi kuralı vardır. Bu kurallara uyulduğu takdirde istifade artar. (Bu konuyu, “Risale-i Nur’u Okuma ve Anlama Teknikleri” isimli kitabımızda genişçe işlediğimiz için ona havale ediyoruz.)
 

 

İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi, Allah’tan başkasından

(mâsivadan) alıp Ona yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan mâsivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize yöneltirsek o kadar imanımız parlar.

 

Bunun için de Kur’an’ın imanî ayetlerini derinlemesine açıklayan eserleri yoğun okumak gerekir. Yüzeysel, üstünkörü, göstermelik meşguliyet, istediğimiz

istifadeyi sağlamaz.

 

İmanın bütün haşmetiyle hayatımıza hükmetmesini istiyorsak, her gün ve yoğun

bir şekilde meşguliyetten başka seçenek yoktur.
 

 

NAMAZIN ÖNEMİ

 

1. Namaz, Kur’an’da en çok emredilen ibâdettir

 

Namazı emreden Rabbimiz olduğuna göre, bu ibadetin önemini de ancak

Onun kitabı Kur’an’dan öğrenebiliriz. Namaz Kur’an’da tam 70 kez emredilmiştir.

Bunun kadar çok zikredilen, üzerinde ısrarla durulan başka bir ibadet yoktur.

 

Her şeyi yaratan, her şeyin varlığını kudret elinde tutan, her şeyi idâre eden

Allah’tır.

 

En basit bir âmirin emri karşısında hemen boyun eğen biz insanların, Kâinâtın

Yaratıcısının bunca emir ve ısrarı karşısında tir tir titrememiz gerekmez mi?

 

Okulda öğretmenimiz, işyerinde müdürümüz, askerde komutanımız bir iş emrettiğinde derhal yapıp, onların sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmak isterken, nasıl olur da Rabbimizin bu emirlerine karşı ilgisiz kalabiliriz? Nasıl olur da, her şeyi elinde tutan Zât-ı Zülcelâle sanki kafa tutar gibi, sanki meydan okur gibi, sanki “Sen ne emredersen emret, benim daha önemli işlerim var” dercesine, namaz kılmadan durabiliriz?

 

Peygamberimize (a.s.m.), “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” diye sorulunca, “Vakti gelince kılınan namazdır” buyurdu. (Buharî, Namaz Vakitleri: 6) Bu hadis gösteriyor ki, namazdan daha üstün bir ibadet yoktur ve olamaz.

 

Ayrıca namaz, imandan sonra en önemli ibadettir. Kâinatta ve İslâmda, imandan sonra en büyük hakikat, namazdır.

 

Bakın Rabbimiz bu konuda ne buyuruyor:

 

İman eden kullarıma söyle: Namazı dosdoğru kılsınlar...” (İbrahim: 31)

 

Emredersin Rabbimiz! İşittik ve can ü gönülden itaat ediyoruz.

 

2. Namaz, mü’minin miracıdır

 

Namaz, Mîraç’ta perdesiz ve doğrudan emredilmiştir. Biz Müslümanlar,

“Namaz, mü’minin mîracıdır” hadisinin hakikatini tam anlayamıyoruz. Namazın binler güzelliğinden sadece bu özelliği bile tek başına ona sarılmamız ve onu vazgeçilmez kabul etmemize yeter.

 

Çünkü, okunan her ezan, Allah’ın namaz emrini hatırlatan, bizi Onun huzuruna çağıran İlâhî bir dâvettir. Her çağrı, ruhumuzun derinliklerine kadar bizi sarsan, sevinç ve heyecana boğan, coşkuya sevk eden bir ilândır.

 

Düşünün bir kere:

 

Bizi çok sevdiğimiz bir arkadaşımız veya bir büyüğümüz veya bir devlet başkanı huzuruna çağırsa, gitmez miyiz? Devlet başkanının sarayında bir ziyâfet olsa hiç geri durur muyuz?

 

Bir insan düşünün ki, “Şevketli sultanım, seni sarayına çağırıyor. İkram ve izzette bulunacak, takdir edip hazinesinden çok değerli hediyeler verecek” şeklinde bir çağrı alsa ve buna karşılık, “Benim işim var gelemem” dese, buna akıllı diyebilir miyiz?

 

Hatta bir arkadaşının telefonuna cevap vermeyen kimse var mıdır?

 

Diyelim ki, bizi Peygamberimiz (a.s.m.) huzuruna çağırıyor. O tatlı hatıralarını

okuduğumuz sahabeler gibi, biz de onu göreceğiz, sohbet edeceğiz. Koşarak

gitmez miyiz? İnanın ben sürüne sürüne de olsa gider, o Yüce Nebînin elini öperim.

Bırakın canlısını, mübârek kabrini ziyaret için haccetmeye güle oynaya

gitmiyor muyuz?

 

Oysa bize namazı emreden Yüce Rabbimiz, bizim en vefakâr dostumuz, en

çok derdimizi dinleyen ve çaresini veren sevgilimiz, her saniye bizi ikram ve

hediyelere boğan sultânımızdır.

 

O öyle yüceler yücesidir ki, üzerimizdeki ikram ve ihsanını bir an kesse, bir

saniye bile yaşayamayız.

 

İşte namaz, O Sultanlar Sultanıyla buluşmak, görüşmek, konuşmak gibidir

mü’min için. Ezanı her dinlediğimizde hiç ertelemeden, şevk ve heyecanla Onun

huzuruna koşmak gerekir.

 

3. Namaz, en büyük şükürdür

 

Rabbimizin bize ihsan ettiği sonsuz nimetlere karşı en güzel şükür, namaz

kılmaktır. Çünkü, sayısını bile bilmediğimiz ve ardı arkası kesilmeyen nimetlere, ölünceye kadar hiç bitmeyen ve günde beş vakit yaptığımız namazla karşılık verebiliriz.

 

Rabbimiz bize öyle nimetler vermiştir ki, onların gerçek değerinden bile habersiziz.

 

Kimse kendisine verilen vücut organlarının, ne kadar mühim ve ne derece

değerli olduğunu tam bilemez. Ancak hasta olduğunda veya onları kaybettiği

zaman değerini anlar.

 

Acaba, gözlerimiz görmese, sıhhate kavuşmak için, olsaydı trilyonlarımızı

bağışlamaz mıyız? Acaba iki elimizi veya iki ayağımızı, bütün kâinâtı verseler

değişir miyiz?  
 

 

Ya aklımızı? Ya rûhumuzu? Ya her biri birbirinden güzel duygularımızı herhangi bir dünya malı karşılığında satar mıyız?

 

İşte bize namazı emreden Rabbimiz, tüm bunları, üstelik sayısız nimet ve

rızıklarla birlikte bize bağışlamıştır. Zaten Kur’an’da mealen, “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, gruplandıramazsınız bile” (Nahl: 18) buyruluyor.

 

Bizler bu sayısız nimetlerin şükrünü bile edâ edemeyiz beş vakit namaz kılmakla.  

 

Ama o şefkati sonsuz Rabbimiz ne yapıyor? Bir de bize Cenneti veriyor. Cehennemden kurtarıyor.

 

Onu râzı etmek için, ebedî azaptan kurtulup, tüm dostlarımızla Cennette sonsuz

bir hayat yaşamak için namaza dört elle sarılmak, ezan okununca câmiye

koşarak gitmek gerekmez mi?

 

Bize verilen vücut nimetinin değerini anlamak için şu ilginç habere bakın:

 

ABD’de, metro çıkışındaki yürüyen merdivenlerde sıkışan ayağını kaybeden

7 yaşındaki bir çocuğa mahkeme, 53 milyon dolar (2002 rakamlarıyla yaklaşık

75 trilyon lira) tazminat verilmesini kararlaştırmış.

 

Bir çocuk ayağını kaybediyor ve sorumlusu 75 trilyon lira ödemeye mahkûm

oluyor.

 

Düşünün ki, bir ayağınızı 75 trilyon liraya satın alacaksınız. 25 yıl çalışarak,

ayda 250 milyar, yılda 3 trilyon lira kazanmanız gerekecek.

 

Bir ayağın sadece fani âlemde yok edilmesi, bir kimsenin tam 25 yıl çalışmasını

gerektirirse, acaba bütün bir vücudu, hatta akıl, kalp, ruh, sır ve duyguları

ebediyen mahvetmenin cezası ne olmalıdır?

 

Rabbimiz, sonsuz nimetler vermesine karşılık bizden çok az, çok hafif, çok

kolay ve çok rahat bir ibâdet olan namaz kılmamızı istiyor.

 

Beş vakit namaz sadece bir saatimizi alıyor. Üstelik Rabbimiz namaz kılana

sonsuz bir saadet yurdu olan Cennette yaşama mükâfatı veriyor.

 

Oysa ki, bizim yaptıklarımız, bir ayağın bile tazminatına kâfi değil.

 

İsterseniz bırakalım ayda 250 milyar lira gibi hayalî hesapları da gerçeği anlatalım.

 

 

Ülkemizde (2005’de) ayda bir milyar lira kazanmak çok iyi paradır. Bu hesapla

yılda 12 milyar kazanan bir kimsenin, 75 trilyon lirayı kazanabilmesi için

tam 6250 sene çalışması gerekir. Bir bakıma tek bir ayak için, Âdem

Aleyhisselâmdan bu yana çalışmak icap eder.

 

Bununla sadece bir ayağın beşerî hukuka göre, dünyevî ve maddî karşılığı kazanılmış olacak.

 

Kabaca 25 alet ve organımız için 156 bin yıl çalışmak gerekecek. Tabiî buna

ruhumuz, hayal yeteneğimiz, duygularımız dahil değil. Ayrıca vücudumuza ihsan edilen ayrı ayrı sayısız maddî ve manevî nimetleri de saymıyoruz.

 

Bu durumda Allah’ın verdiği nimetlerin beşerî adaletle bile karşılığını vermek

için dünyadaki hiçbir zenginin parası kâfi gelmez.

 

Şunu da unutmayalım: Bir göz, bir ayaktan çok daha gerekli ve önemli. Bir

kalp ve beyin ise, gözden ve kulaktan değerli. Akıl ve ruh ise hepsinin üzerinde.

Hele ebedî hayatı bize kazandıran iman nimetinin değerini hiçbir şeyle ölçebilir

miyiz?

 

İşte biz böylesine muhteşem nimetlerle kuşatılmışız. Çocukluğumda bir kıssadan hisse dinlemiştim. Bütün hayatını ibadetle geçiren bir zat vefat edince

Cenab-ı Hak şöyle sormuş: “Ey kulum, sana merhametimle mi muamele edeyim, yoksa yaptığın ibadetlerle mi?” Adam bütün hayatını ibadetle geçirdiği

için, “İbadetlerimle Ya Rabbi” cevabını vermiş.

 

Melekler yaptığı ibadetleri bir bir hesaplamışlar. Bir de ne görsünler? Adamın

ibadetleri bir gözünün şükrü için bile yeterli değil ve Cehenneme gitmesi gerekiyor. Fakat pişman olup yalvarıyor ve Cenâb-ı Hak affederek Cennete götürmelerini emrediyor.

 

Allah bizi böyle ucubdan, yani kendi ibadetlerine güvenmekten korusun.

 

Rabbimizin verdiği vücut ve sağlık nimetiyle ilgili birkaç örnek daha aktarayım.  

 

Boy ve ayak Allah’ın bir nimeti. Askerde iken bir ayağı üç santim kısa olan

bir arkadaşa üç ameliyat uyguladılar. Her ameliyattan sonra üç ay yatıyordu ve 6 ayda bir ameliyat oluyordu. Böylece her ameliyat ancak bir santim uzatabiliyordu.

 

Boyumuzun her santimi için ameliyat masasına yatsak, ömrümüz kâfi gelir

mi dersiniz? Söz gelişi, 1.70 santim boyu olan bir kimsenin, tam 170 kez ameliyat olması ve 42 yıl yatakta yatması gerekirdi.

 

Yine hormon bozukluğu yüzünden kısa olanlar gen teknolojisiyle üretilen bir

hormonla 30 santim kadar uzayabiliyormuş. Ancak bunun için 120 bin dolar gerekiyormuş.

Ayda 500 dolar kazansak, tam 20 yıl çalışmamız gerekir.

 

Bir tanıdığımın 24 yaşındaki oğlunun beyin ameliyatı Türkiye’de yapılamıyor

ve ABD’ye gitmesi için yoğun bakım donanımlı uçak gerekiyordu. Ailesi varlıklıydı ve her türlü masrafı yaptı. Yaklaşık bir milyon dolarlık masrafın sonucu maalesef ölüm oldu.

 

Boyu posu yerinde, organları sağlıklı, bütün hormonları ve enzimleri doğru

çalışan insanlar ne büyük bir nimet içindeler ve bunun için gece gündüz şükretmeleri gerekmez mi?
 

 

Bir de bu güzel organlarımızın rızıkları var. Midemiz için binlerce çeşit yiyecek

ve içecek, dilimiz için binlerce tat, kulağımız için birbirinden güzel sesler,

burnumuz için sayısız koku, gözümüz için sınırsız güzel manzara yaratılmıştır.

 

Verdiğimiz örnekler sadece maddî varlığımızla ilgili. Oysa bu organlar, insandaki kadar gelişmemiş de olsa, hayvanlarda da var. Bizim asıl zenginliğimiz, aklî, ruhî, kalbî ve hissî derinliğimizde gizli. Bunların her birini sayfalarca anlatmak gerekir.

 

Özetle, içinde bulunduğumuz şartlar ve sahip olduğumuz nimetler “mükteseb

haklar”, yani kendi kazançlarımız değildir.

 

Bunlar bize ihsan edilmiştir ve devam etmesi için her an o nimet elinin üzerimizde olması gerekir. Yani bir kere ihsan ettiği için “Artık bunlar bizimdir” diyemeyiz.

 

O nimetlerin Allah tarafından her an korunması ve devam ettirilmesi

gerekir. Bu yüzden her zaman şiddetle duaya, şükre ve ibadete ihtiyacımız var.

Şu ayet meallerine bakın: